TERKEN

9/7/2007

terken hatun

 

Terken Hatun 



Kıpçakların hırslı güzeli Terken Sultan!
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 24 Mart 2004

Harzemşah Sultanı Alaaddin’in annesi ileri yaşına rağmen çok güzel ve bakımlı bir kadındır. Öyle ki onu ilk defa görenler sultanın kızı sanırlar. Kaldı ki soylu bir saraylıdır, nedimeleri ağzının içine bakar, bir şey emredecek diye tetikte dururlar. Eteğini tutanlar, kapısını açanlar, gül yaprağı saçanlar...
Annesini kim sevmez, hem kim kırar? Her Müslüman gibi Sultan Alaaddin de validesini hoş tutar. Gelgelelim mensubu olduğu kabileye (Kıpçaklara) tutku derecesinde bağlıdır. Hadi eşini dostunu kollaması anlaşılır da... Ahh devlet işlerine karışmasa...
Sultan Alaaddin’in veliahtı (ileriki yıllarda ismi destanlaşacak olan) Celâleddin Harzemşah’tır. Ancak Terken Sultan, ağırlığını koyar ve o makamı büyük torunundan aldırtır, aradaki Rükneddin Günsaçtı’yı atlatıp Kıpçak anadan doğma Kutbeddin Uzlak Şah’ı veliaht yaptırır. Gelgelelim Uzlak, henüz ağzında emzik, altında bezle dolanan bir tıfıldır.
O günlerde Kıpçaklar saraydan yüzlü oldukları için Karahitaylarla takışırlar. Terken Sultan, bir Kıpçak’ın ayağına diken batsa dayanamaz. Eteğini tuttuğu gibi oğlunun yanına koşar, ağzından girer burnundan çıkar ve orduyu Karahitayların üzerine salar.

Huzur batınca!..
Devlet ricali “o yöre Moğol kaynıyor, adamlar zaten zafer sarhoşu, havayı germemekte yarar var” deseler de gider Karahitayları kırarlar. İşte tam o sırada Cuci’yle karşılaşmasınlar mı? İki ordu rast gelmeye görsün; savaş için mutlaka bir bahane bulurlar. Cengiz’in oğlu cenkten çekinen bir tip değildir ama babasından izinsiz Harzemşahlarla takışmaz. Gelgelelim bizimkilerin yiğitliği tutar. O gece Cuci, ordugâhındaki ateşleri yanık bırakır, adamlarını toplar ve sessizce kaçar. Kendisine “korktu” dedirtmeyi bile göze alır ama dallanıp budaklanacak bir kavgaya alet olmaz.
Cengiz, kan dökücü bir kaan olmasına rağmen bunu savaş sebebi saymaz. Ömrü cenk meydanında geçtiği için o havayı bilir, sürtüşmeyi mâkul karşılar.

İpler kopunca...
Hatta Harzemşahlara elini uzatır, ticari münasebetlerin geliştirilmesi için çaba harcar. Gelgelelim Otrar Valisi İnalcık Han mıntıkasında mola veren Moğol tacirlerini “casusluk yaptıkları” bahanesi ile öldürtür, kervana ve mallara el koyar.
Cengiz yine de ihtiyatı elden bırakmaz. Tutar, Gurgenç’e adamı Kerfec Buğra’yı yollar ve Otrar Valisinin cezalandırılmasını arzular. “Cezalandır”, “cezalandırmam” atışması alevlenince bir Kıpçak Beyi ortaya çıkar ve “üstüne vazife gibi” Moğol elçisini bıçaklar.
Elçiye zeval olur ve ipler kopar.
Halbuki Cengiz Han, Çin’den alacağını almış, kaldıracağını kaldırmıştır. Hem doymuş, durulmuş hem de yorulmuştur. Batı’ya yürümek gibi bir niyeti yoktur ama hakaretin bu kadarını kaldıramaz! Kanlı katil kılıcını kınından çıkarır, ordusunu toplamaya başlar.
Sözün özü Sultan Alaaddin ve adamları uyuyan yılanın kuyruğuna basarlar.
Doğrusu “ha” deyince yarım milyon süvari çıkarabilen Harzemşahlar kolay lokma sayılmazlar. Her şehir bir devlet gibidir. Buhara, Semerkant gibi merkezlerde 50’şer bin süvari bulunur, piyadeler hesaplanamaz. Şehir surları kolay aşılmaz ve erzaktan yana sıkıntıları olmaz.
Harzemşahların asıl unsuru olan Türkmenler, Sultan’ın hareketlerini tasvip etmeseler de ok yaydan çıktıktan sonra meydan savaşını arzularlar. Celaleddin Harzemşah babasını muharebe yapmak için çok zorlar. Hatta “ilk vuran kazanır” mantığı ile savaşı onların topraklarına yıkmaktan yanadırlar. Gelgelelim Sultan’ı bir korkudur sarar. “Her kale kendini savunsun” der ve batıya doğru kaçar.

Hanlar kaçınca!..
Evet, birkaç yıl evvel böylesi bir planın mantığı vardır. Adamlar devasa surların önünde kalakalacak, usanacak ve yıpranacaklardır. Ancak bu Moğollar, o Moğollar değildir! Çin seferinde çok şey öğrenmiş, kale zaptı üzerine ihtisas yapmışlardır. Nitekim şehirler bir bir düşmeye başlar, sarı katillerin kimi öldürüp, kimi bırakacakları belli olmaz. Bazılarını direndiler diye kırar, bazılarını fazla uzlaşmacı bulur yine kırarlar. Merv şehrinde insanlarla birlikte kedi ve köpekleri de öldürür tek canlı bırakmazlar. Düşünebiliyor musunuz koca şehri sürülmüş tarla haline sokarlar.
Bazen bir vilayeti hayalet şehir haline getirir, oraya civardan kaçanların sığınması için vakit tanırlar. Sonra ansızın döner ve ikinci bir “temizlik” yaparlar.
Esirlerin alayına Moğol elbisesi giydirir, yeni kuşatmalarda yem olarak kullanırlar. Sonra “fısıltı gazetesi”ni çalıştırır, direnenleri dünyanın öbür ucuna kaçsalar bile “bulup cezalandıracakları” şayiasını yayarlar.
Moğollar öylesine şımarırlar ki bazen birkaçı şehre girer, halkı toplar, istediğini öldürür, istediğini hırpalarlar, kimse ses çıkaramaz. Halk, en ufak bir itirazda Cengiz’in dört köpeğinden (Cuci, Ügedey, Tuluy ve Çağatay) birinin kendilerine musallat olacağını sanırlar.
Laf işte... Halbuki Hoçent Valisi Temür Melik, Cengiz’in büyük oğlu Cuci’nin tozunu atar. Moğolların pekâlâ yenilebileceklerini göstererek büyük bir hizmet yapar...
Unutmadan söyleyelim Terken Sultan hazinesiyle birlikte Sarp-ilal kalesinde ele geçer, onu Cengiz’e götürürler. Kıpçak güzelinin yanında ne nedimeleri durur, ne hizmetkârları kalır. Avuç avuç bahşiş alan adamları bir anda yok olurlar. Kadıncağız iki günde öyle çöker ki, oğlu görse tanıyamaz.


 

22/6/2007

evlat yetiştirme

evladınızı yetiştirmek için gerekli birçok bilgiye ulaşabileceğiniz bir site.

http://www.caferilik.com/kutuphane/default.htm

14/2/2007

ASENA

ASENAM 

 

Gözlerinde geleceğin aydınlığı ve cennet adımların altında… Bazen sıcaktan kavrulan ellerin buğday başaklarına sarılır sende… Bazen vatan ve dava ugrunda her şeyinden vazgeçmiş, yiğitlerimin cebinde sade bir fotografsın… Gün olur başına takılan üç hilal süsler seni… Gün olur “Biz çoktan erittik Ülkü denen nazlı gelinin duvağında sülün gibi kızların gözbebeğini” diyen yürekler sesler seni…

Fakat hep umutsun ve hep sevgi dolu... Gözlerindeki bir tek damla yaşa ömür verilir bazen... Haykırır diller seni... “Sevmedim Ülkü’den başkasını… Bir de Seni… Bir de Seni” diyerek şiir olursun dillerde…

Yarınsın Asenam…

Umutsun Asenam…

Sevdasın Asenam…

Namussun Asenam…

Türk töresinde hatunsun sen… Türk’ün tarihinde ne şimdiki gibi, kadın hakkı diyen nağmelerle, kadınımın en doğal hakkı olan namusuyla yaşama hakkını elinden alıp show programlarına malzeme yapan zihniyeti nede namus abidesi kesilip, tek yaşamının evinin dört duvarı olduğunu savunan zihniyet vardı..


Devlettin Asenam…

Fatma Bacı, Nene Hatunlar… Mustafa Kemal’in Kağnısı’nda can olan elifler var senin tarihinde… Vatana düşman girmesin diye yavrusunun battaniyesini, askerin mermisine örten Türk kadını var.. Tarihe altın harflerle ismi yazılan kahramansın Asenam…



Bugün yine Mustafa Kemal Atatürk’ün, Nutkuna muhatap olup, gaflet ve delalet içinde olanlarla mücadelede varsın Asenam…



Kamusal alan diye diye özel hayatın gizliliği ilkelerine ters düşen yani kendisiyle çelişen zihniyete karşı dur demek için varsın Asenam…



Vatan parsel parsel satılırken her karışındaki şehitlerin varlığını hatırlatmakta, her karış toprağının bir cana mal olduğunu anlatmakta varsın Asenam…


Yarınsın Asenam…

Umutsun Asenam…

Ve yarınlar bizim Asenam.. Milliyetçi Türkiye’nin doğacak sabahında ışık saçacak güneşsin Asenam…


 

       

14/2/2007

TÜRMEN KIZI

11 yıl önce Kerkük için kendini yakan Türkmen Kızı

 

Masirim ölümdür, neden korkum ölümden
Çalışırım milletimçin, ne gelirse elimden
Ölürsem Şehit ölüm, gül gögersin canımdan
Yaşasın hur milletim şadlık görsün ardımdan
Türkmen yerleşim merkezlerinin dağıtılması planına bağlı olarak, birçok Türkmen köyü gibi, Tisin halkı da evlerinden atılarak, Kerkük‘ün banliyösünde inşa edilen mahallelere yerleştirilmişlerdi. Dört çocuk sahibi Bektaş Ali Feyzullah adlı Türkmen de, ailesi ile birlikte
1 Haziran semtinde ikamet etmeye mecbur edilmişti. Sürekli tehdit altında olan Bektaş 14 Ekim 1995 tarihinde Kerkük Emniyet Müdürlüğü’ne ***ürüldü ve eline bir kâğıt tutuşturuldu. Kendilerinden 24 saat içinde Kerkük’ü terk etmeleri isteniyordu.
Ertesi gün kapıya dayanan emniyet güçleri, evin kızı Zehra ile karşılaştı. Türkmen kızı Zehra’nın Kerkük’ü terk etmeye niyetli olmadığı, emniyet güçlerine haykırdığı şu sözlerden de anlaşılıyordu “Ey ahali, ben Kerkük’ün kızıyım. Bu şehirden asla göç etmeyeceğim. Bu zulüm politikasını protesto etmek, Türkmenlere bağımsızlık yolunu açmak ve Türkmen sözcüğünü yükseltmek uğruna, şimdi kendimi yakacağım. Kerkük bize kalacaktır. Katillere ve zalimlere ölüm ”.....


Bu sözlerin ardından Zehra gaz bidonunu üzerine boşaltarak, kibriti çaktı ve herkesin gözleri önünden bir alev yumağına döndü.
Herkesi dehşete düşüren bu olaydan sonra, kızın ailesi taziye geleneğini tamamladı ve üçüncü gün baba Bektaş evine dönerken, tekrar emniyet güçlerini kapıda gördü. Güvelik güçleri son bir ihtar daha vermeye geldi. Ertesi gün 19 Ekim 1995 tarihinde Bektaş Ali, aile fertleri birlikte kamyona bindirildi ve aynı gün Erbil’e gönderildi.
Irak Türklerinin günümüze kadar devamlı ve daha bitmemiştir. İnsan haklarının ve can güveliğinin olmadığı Irak’ta daha nice acılı günlerin Türkleri beklediğini söylemek, artık bir kehanet değildir.
Körfez krizinin Irak Türklerine getirdiği bir değişiklik de, birleşik güçleri, güvenlik bölgesi adı altında Irak’ın kuzeyinde 36. paralelin üstünde kalan bölgedeki Türklerin durumudur. 36. paralelin üstünde kalan güvenlik bölgesinin geleceği belirsizlik içinde olduğundan dolayı, bu bölgede yaşayan Türkler de huzursuz ve tedirgindir.
36. paralel altında, yani Saddam yönetiminin insafına terkedilmiş bölgede yaşayan Türkler de, can ve mal güvenliğinin olmadığı bir ortamda varlıklarını devam ettirmeğe çalışıyor. Kendi topraklarını, istemeyerek terk eden bu insanların dramı, Irak’ta insan haklarına saygının, demokrasinin, huzur ve istikrarın sağlanacağı güne kadar süreceğe benziyor.
Türk dünyası için can atan ve gönül veren usta kalemlerimizden şair ve yazar Fahri ERSAVAŞ Türkmen Kızı Zehra için duygu seli gibi insanların yüreğine esip geçen bir duygusal şiir kaleme almıştır.




KENDİNİ YAKAN KERKÜKLÜ TÜRKMEN KIZI ZEHRA’YA AĞIT
Yıllardır bitmek bilmiyordu, Kerküklü Türklerin çilesi
Zulüm işkence sürgün ölüm, Olmuştu alınlarının yazısı
Günlerden bir gün, Kerkük’ün Tisin köyünden
Bektaş Ali Feyzullah’a gelmişti sıra
Evini köyünü terk edecekti, Güney Irak’ta bilmediği
Tanımadığı bir yere, Göç edecekti
Böyle buyurmuştu çünkü, Gaddar Saddam’ın adamları
Üç gün mühlet vermişlerdi Bektaş Ali’ye
Bunca zulüm bunca horlanmadan sonra, Buda mı gelecekti
Bektaş Ali’nin başına
Ne bitmez çileydi, Irak İran savaşında
Askere alınmıştı Bektaş Ali’nin, İki oğluyla damadı
Savaş biteli yıllar olduğu halde, Hala dönmemişlerdi geri
Duyduklarına göre, Oğlunu esir düşmüştü biri
Diğeri de kayıp olmuştu, Damadından ise hiç haber yoktu
Bektaş Ali ve karısı, Savaştan dönmeyen oğullarına mı yansın
Yoksa yetim kalan torunlarına mı, İşte bu acılar içindeyken
Dayandı Saddam’ın adamları kapıya yine, 24 saatte bu köyü terket diye
Bektaş Ali direndi, Köyümü yurdumu terketmem dedi
O direndikçe de coplayıp tekmelediler, Öfkelerini yenemeyen katiller
Sonunda karakula ***ürüp, Daniskasını yaptılar ona işkencenin
Anasından emdiğini burnundan getirdiler Baktaş Ali’nin
Artık ister istemez, Boyun eğecekti zulme
Fakat tam o sırada, Zehra çıktı ortaya
Bektaş Ali’nin küçük kızı Zehra, Kükredi Saddam’ın adamlarına
Bağırdı karşı koydu direndi, En sonunda gürledi Zehra
“Ey ahali” diye başladı söze :“Ben Kerkük’ün kızıyım, Vatanımı asla terketmem
Kerkük Türkmen toprağıdır, Ben bu topraklarda doğdum
Bu topraklarda büyüdüm, Anam babamda, Bu topraklarda doğup büyüdüler
Bu topraklarda doğup büyüdüler, Atalarım da bu yerlerde yaşayıp öldüler
Bu insanlık dışı zulmü, Protesto etmek için
Türkmen kimliğimi yüceltmek için, Şimdi kendimi yakacağım”
diye haykırdı, Ve yanında bulundurduğu bir bidon gazı
Döküp üstüne, Ahalinin ve Saddam ’ın adamlarının
Şaşkın bakışları arasında, Çakıp kibriti yaktı kendini Zehra
Anasıyla babası mahvoldu o an, Taş kesildi Tisin köylüleri
Baka kaldı Saddam’ın o domuz adamları, Hayretler içinde
Halbuki Zehra, Henüz baharındaydı ömrünün
Ona kefen değil gelinlik yakışırdı bu yaşta
Ama olmadı, Yakarak kendini son verdi hayatına
O gün takvimler 1995 ‘in, Ekim ayının
16 ‘sını gösteriyordu, Verdiği sözde durdu
Yurdunu terk etmedi Zehra, Gelenek gereği Kerkük’te
Kadınlar gitmezdi marazlığa, Anası da gitmedi töreye uyup
Bağrı yanık çileli ana, Seslendi cenazenin ardından
’’ Kızımı mezarına yavaşça indirin Rahat yerleştirin yerine’’
                          ...Diyebildi ancak...

14/2/2007

ASENAM

20/1/2007

Asenalara Sesleniş!..

ASENAM…


Karanlık gecemde şafağın sökmesini beklerken yine sen düştün aklıma asenam…Bu gökkubbenin altında yine boğuluyorum.Sağım solum hayret içinde..Bir kaldırım taşında başım ellerimin arasında sessizliği üzerimden atmak isriyorum.haykırmak istiyorum bu Tuna kadar duru, saf meçhul sevdamı..Mecnunun Leylasını araması gibi seni arıyorum.yollara düştüm.Nerede o ötüken sevdalısı gökçen kız?Söyle asenam daha kaç şafak sensiz sökecek,kaç güne yüreğim işgal altında girecek?Bu kaçıncı baskın?Neden bu sebepsiz vurgun?
Mahkummuyuz biz hasrete,çileye ey güzel?

Asenam,seninle gökçen sevdalara tutunmak için yine yollardayım çırılçıplak…
Serin soğuk bir rüzgar içimi sarıyor.Titrek adımlarımla taşlı yollarda devranı sarsıyorum.Dudağımda bir isyan türküsü sevdamı haykırmak istiyorum.Gel o kurt bakışınla sırla beni.Şiir gibi endamını mısra mısra çözeyim.

Ulu hakanların,Kürşadın aşkına gel artık..

Kanla yazılan devrimlerin üzerine çöken mavi ihtilallerde,şafaklarda gel.Özlemim,çilem son bulsun..Gel ey meçhul sevdam,Tanrı dağına,Ötüken bozkılarına,Tibet çöllerine Tunaya,Arasa Turanı müjdele de gel.Ergenekonda demir dağları erit de gel..

Başbuğumun,yedilerin üçlerin,kıkların selamıyla gel..

Allah aşkına gel artık...

Gel..
« Önceki ::